Epigenetik: Yaşananlar Genlerde İz Bırakır mı?
“Baba koruk yer, oğlunun dişi kamaşır” sözünü duymuşsunuzdur.
Bu atasözü, bir kuşağın yaşadıklarının ya da yaptığı hataların sonuçlarının, sonraki kuşaklara yansıyabileceğini anlatır.
Peki, bunun genetik düzeyde de mümkün olabileceğini söylesem ?
Başlıktan da anlayacağınız üzere bugün konumuz epigenetik.
Epigenetik; genleri değiştirmeden, onların nasıl ve ne zaman çalıştığını etkileyen süreçleri inceleyen bir bilim dalıdır.
Yani DNA dizimiz aynı kalsa bile; yaşadığımız çevre, stres, beslenme ve özellikle travmalar, bazı genlerin aktifleşmesine ya da baskılanmasına neden olabilir. Bu durum, etkilerin yalnızca bireysel kalmayıp nesiller boyunca taşınabilen bir iz hâline gelmesini mümkün kılar.
Epigenetiği somutlaştıran en çarpıcı çalışmalardan biri, fareler üzerinde yapılan “kiraz çiçeği deneyi”dir.
Bu deneyde farelere kiraz çiçeği kokusuyla birlikte hafif bir elektrik uyarısı verilmiş; zamanla fareler, herhangi bir uyarı olmaksızın yalnızca bu kokuyla karşılaştıklarında bile korku tepkisi göstermeye başlamıştır. Bu durum, ilk bakışta klasik koşullandırmayı andırır.
Ancak asıl dikkat çekici olan, bu korku tepkisinin deneye hiç maruz kalmayan yavru ve hatta torun farelerde bile gözlemlenmesidir.
Araştırmacılar bu durumu, genetik kod değişmeden gerçekleşen epigenetik aktarım ile açıklamaktadır. Deney, travmanın yalnızca psikolojik değil, biyolojik düzeyde de iz bırakabildiğini ortaya koymaktadır.
Bu biyolojik etkiyi insanlarda anlamak içinse en bilinen örneklerden biri tek yumurta ikizleridir.
Aynı genetik yapıya sahip olan bu bireyler, zaman içinde farklı sağlık sorunları yaşayabilir; biri depresyonla mücadele ederken diğeri etmeyebilir ya da biri kronik bir hastalık geliştirirken diğeri sağlıklı kalabilir.
Bu farklılıkların nedeni genetik kod değil; hayat boyunca maruz kalınan çevresel koşulların, stresin ve deneyimlerin genlerin çalışma biçimini etkilemesidir.
İşte epigenetik, aynı DNA’ya sahip bireylerin neden farklı sonuçlar yaşayabildiğini bu noktada açıklar.
Bu mekanizmaların daha iyi anlaşılmasıyla birlikte; bazı hastalıkların önlenmesi, psikolojik travmaların etkisinin azaltılması ve kişiye özel tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesi mümkün olabilir.
Ancak bu potansiyel, doğal olarak etik ve toplumsal tartışmaları da beraberinde getiriyor.
Genlerin nasıl çalışacağını bilinçli biçimde yönlendirebilme ihtimali, bilimin hangi sınırlar içinde kalması gerektiği sorusunu gündeme taşır. Kontrolsüz ya da eşitsiz kullanım ise yeni biyolojik ve toplumsal eşitsizlikler yaratma riskini barındırır.
Bilimin bu yönde gelişmesi beni bir yandan umutlandırırken, bir yandan da ürkütüyor. “Parası olan düdüğü çalar” durumuna dönmez umarım. Düşünsenize; zenginin çocuğu sağlıklı, güzel, zeki… Eee, gariban ne yapsın? diye düşünmüyor da değilim. Ama gene de hastalıkların çözümü için herhangi bir umut beni mutlu ediyor. Bana da hayırlısı demek düşüyor.
Tepkiniz Nedir?
Beğen
0
Beğenmedim
0
Sevgi
0
Komik
0
Kızgın
0
Üzgün
0
Vay Canına
0
