Biz insanlar, hayata gelme amacımızı, kim olduğumuzu ve ne yaparsak kendimizi daha “insan” hissedeceğimizi yüzyıllardır sorguluyoruz. İlk insandan bugüne kadar evreni araştırdık, bilimi ilerlettik, varoluşumuzu anlamlandırmaya çalıştık. Antik Yunan’dan Antik Mısır’a, Orta Çağ’dan Sanayi Devrimi’ne, Sanayi Devrimi’nden günümüz dünyasına kadar pek çok düşünür ve bilim insanı, bugünü inşa eden eserler bıraktı. Ancak tüm bu arayışların merkezinde değişmeyen tek bir soru var: İnsan hayatta neden var?
Bu soruya yanıt arayışı, yüzyıllar boyunca felsefenin ve psikolojinin temel meselelerinden biri oldu. Kimi düşünürler insanı haz arayışıyla açıklarken, kimi güç ve başarı isteği üzerinden tanımladı. Viktor Emil Frankl ise insanı hayatta tutan asıl gücün anlam arayışı olduğunu savundu. Onun geliştirdiği logoterapi, insan davranışlarını bu temel motivasyon üzerinden ele alan bir psikoterapi yaklaşımı olarak ortaya çıktı.
Logoterapi, çoğu zaman Nazi toplama kamplarıyla anılsa da, bu yaklaşımın temelleri Frankl’ın Auschwitz’e gönderilmeden çok önce, Viyana’da yürüttüğü akademik ve klinik çalışmalar sırasında atıldı. Freud’un haz ilkesine, Adler’in güç ve üstünlük arzusuna dayanan yaklaşımlarına karşılık Frankl, insanı anlam arayan bir varlık olarak konumlandırdı. Bu yaklaşım, psikoterapi literatüründe “Üçüncü Viyana Okulu” olarak tanımlandı.
Frankl’a göre insanın hayatına anlam kazandırmasının üç temel yolu bulunur. Bunlardan ilki, bir işe ya da üretime kendini adamaktır. Üretmek, katkı sağlamak ve sorumluluk almak, insanın varoluşunu anlamlı kılan başlıca unsurlardan biridir. İkinci yol, bir insanı ya da bir değeri fedakârca sevmektir. Sevgi, Frankl’a göre insanın başka bir varlıkla kurduğu en derin anlam bağlarından biridir. Üçüncü yol ise, değiştirilemeyen acılara karşı alınan tutumdur. Frankl, insanın her koşulda başına gelenleri seçemese bile, bu koşullara nasıl bir anlam yükleyeceğini seçme özgürlüğüne sahip olduğunu vurgular.
Viktor Frankl’ın Nazi toplama kamplarında yaşadıkları, logoterapinin bu üç başlığının yalnızca teorik bir çerçeve olmadığını gösteren çarpıcı bir insanlık tanıklığına dönüştü. Auschwitz ve diğer kamplarda Frankl, insanın elinden neredeyse her şeyin alınabildiğini; ancak hayata yüklediği anlamın elinden alınamadığını gözlemledi. Hayatta kalanların çoğu, yaşamlarını bir amaca bağlayabilen insanlardı. Kimi sevdiklerine kavuşma umuduyla, kimi tamamlamayı hayal ettiği bir işle, kimi ise insan onurunu koruma iradesiyle ayakta kaldı.
Frankl’ın kendi yaşamı da bu sürecin güçlü bir örneğini oluşturur. Toplama kamplarında hayatta kalmasını sağlayan en büyük motivasyonlardan biri, eşiyle yeniden kavuşma düşüncesiydi. Eşi Tilly Grosser da Nazi kamplarına gönderilmişti. Frankl, eşini kaybettiğini öğrendiğinde, logoterapinin üçüncü başlığı olan kaçınılmaz acılara karşı alınan tutum kavramını bizzat kendi yaşamında deneyimlemiş oldu. Bu acı, Frankl’ın insanın yaşadığı her şeyi değiştiremese bile, yaşadıklarına yüklediği anlamla ayakta kalabileceğini savunduğu yaklaşımın somut bir karşılığına dönüştü.
Frankl, bu deneyimleri “İnsanın Anlam Arayışı” adlı eserinde yalnızca kişisel bir anlatı olarak değil, insanlığın ortak kaderine dair evrensel bir mesaj olarak aktarır. Ona göre insanlığın hayatta kalması, ortak anlam ve değerlerinin farkına varmasıyla mümkündür. Logoterapi de bu yönüyle yalnızca bir terapi yöntemi değil; insanın acı, sevgi ve sorumlulukla kurduğu ilişkiyi yeniden tanımlayan güçlü bir yaşam felsefesi olarak öne çıkar